|
hayat bir şey değildir. itinayla yaşayınız. (devamı) |
BADEM AĞAÇLARI
Albert CAMUS
Napolyon, Fontanas'a şöyle demiş : «Bilir misiniz dünyada en çok
sevdiğim şey nedir? Sadece kaba güçle hiçbir şeyin kurulamaması,iki
şey dünyayı egemenliğinde tutar : Biri kılıç, biri düşünce.Kılıç,
eninde sonunda düşünceye yenilir.»
Demek, fatihler de kederleniyor zaman zaman. Bunca boş şan şerefi
biraz olsun ödemeleri gerek elbet. Ama, yüzyıl önce, kılıç için doğru
olan bu söz; bugün tank için pek o kadar doğru görünmüyor. Fetihlerin
bir hayli kazançları oldu ve düşünceden yoksun bırakılan yerlerin acı
sessizliği, yıllarca bağrı deşik Avrupa'nın üzerine çöktü.Eskiden o
korkunç Flandres Savaşlarında, Hollanda ressamları belki
kümeslerindeki horozların resmini yapabiliyorlardı.Yüz Yıl Savaşı da
çoktan
unutuldu gitti.Ama,Silezyalı gizemcilerin vaazları belki kimi
yüreklerde yaşıyordur hâlâ. Bugünse durum değişti, ressam da, papaz da
asker oldular:Bu dünyanın yazgısına hep birden bağlanır olduk. Bir
fatihin düşünceye tanıdığı yüksek ayrıcalıklar elden gitti. Ona kalan
şimdi, hakkından gelemediği gücü, lanetlemekle kendini tüketmektir.İyi
insanlar, buna bir bela diyorlar. Bunun bela olup olmadığım bilmiyoruz
ama,bu böyle.
Yapılacak şey, bu durumu görüp ona göre davranmaktır. Bunun için de,
ne istediğimizi bilmemiz gerektir.İstediğimiz şey ise artık hiçbir
zaman kılıç önünde boyun eğmemek, akim hizmetine girmeyen güce hiçbir
zaman hak vermemektir.Bu çabanın sonu yok, burası doğru. Bizim işimiz
bu çabayı sürdürmektir. Ne ilerlemeden yana olacak kadar akla
inanıyorum, ne de hiçbir Tarih Felsefesine. Yalnız şuna inanıyorum ki,
insanlar yazgılarının farkına varmakta durmadan ilerliyorlar...Biz
insanlar kendi yazgımız üstüne çıkmış değiliz ama onu artık daha iyi
biliyoruz. Bir çelişme içinde olduğumuzu biliyorsak, çelişmeyi kabul
etmemek ve onu azaltmak gerektiğini de biliyoruz, özgür insanların
sonsuz kaygılarını dindirmek için birtakım çareler bulmaktır işimiz,
insan olarak.Yırtılanı yeniden dikmek, böylesine açıkça haksız bir
dünyada hakkı düşünülebilir bir duruma sokmak, mutluluğa zamanımızın
kahrına uğramış ulusların anlayabilecekleri bir anlam vermek gerek.
Tabii, insanı aşan bir iştir bu. Ama, inşam aşan demek, insanın uzun
zamanda başardığı şey demektir sadece. Öyleyse, ne istediğimizi
bilelim, kaba güç, bizi çelmek için bir düşünce ya da rahatlık
kılığına girse bile, düşünceye bağlı kalmaktan şaşmayalım. îlk işimiz
umutsuzluğa düşmemektir. Dünyanın sonu, geldi diye bağıranlara kulak
vermeyelim.
Uygarlık kolay kolay yok olmuyor ve bu dünya çökecek olsa bile, başka
dünyalardan sonra çökecektir. Trajik bir çağda olduğumuz doğrudur.
Ama, pek çok kimse, trajik ile umutsuzluğu birbirine
karıştırıyor.Lawrance «Trajik, yıkıma atılan zorlu bir tekme
olmalıdır» demiş. İşte, hemen benimseyip kullanabileceğimiz sağlam bir
düşünce. Bugün, bu tekmeyi hak eden birçok şey var.
Cezayir'de oturduğum zamanlar,kışlan hep sabrederdim, çünkü,bilirdim
ki,bir gecede, şubat ayının bir tek soğuk ve temiz gecesinde,
Consullar Vadisinin badem ağaçları bembeyaz çiçeklerle donanacaktır.
Sonra da, bütün yağmurlara ve deniz rüzgârlarına karşı komaya çalışan
o narin karlara şaşardım. Ama, yine de her yıl o karlar meyveyi
hazırlamaya yetecek kadar dayanırlardı.
Bu, bir simge değildir.Mutluluğumuzu simgelerle kazanacak
değiliz.Biraz ciddi olalım bu işte. Demek istediğim şu :Yıkımla
zehirlenmiş olan şu Avrupa'da kimileyin yaşamın yükü pek ağır basınca,
daha birçok güçleri dipdiri duran günlük güneşlik ülkelere dönüyorum.
Düşünce ile yılmazlığın dengeleşebildiği mutlu topraklardır
oraları.Onlardan örnek aldıkça, düşünceyi kurtarmak için onun
ağlamaklı değerini bir yana bırakıp güçlü kuvvetli yanlarını belirtmek
gerektiğini anlıyorum. Yıkımlarla zehirlenmiş olan şu dünya, dertten
hoşlanır gibidir. Nietzsche'nin katı kafalılık dediği derdin ta
kendisi içindeyiz. Düşüncenin böylesine yardım için el uzatmayalım.
Düşüncenin durumuna ağlamak boşunadır. Onun için, çalışalım elverir.
Ama, düşüncenin gücü kuvveti, fetihçi değeri nerede? Aynı Nietzsche,
onları bir bir göstermiştir. Ona göre, bu değerler, bilge kişinin
karakter gücü, beğenisi, «dünyası», akla uygun mutluluğu, bükülmez
gururu, soğuk aza kanarlığıdır. Bu erdemler her zamandan çok bugün
gereklidir ve herkes kendine uygun olanı seçebilir. Tuttuğumuz yanın
büyüklüğü karşısında, her halde, karakter gücü unutulmamalıdır. Seçim
kürsülerinde, kaş çatmalarla, yıldırılarla gösterilen güçten söz
etmiyorum, beyazlığın ve özsuyunun gücü ile bütün deniz rüzgârlarına
karşı koyandan söz ediyorum. Dünyanın bu karakışında meyveyi
hazırlayacak olan odur.
Yaraltılış ve Devrim
Sanatta başkaldırı, gerçek yaratma ediminde tamamlanır Ve süreklilik kazanır; eleştiride ya da yorumda değil. Öte yandan devrim de kendini yalnızca uygarlıkta kanıtlar; terörde, diktada değil. Yaratma olanaklı mı? Devrim olanaklı mı? Çıkmaza saplanmış bir topluma çağımızın sorduğu bu iki soru, uygarlığın yeniden doğuşuna ilişkin bir tek sorudur aslında.
Yirminci yüzyılın sanatı ve devrimi, aynı yok sayıcılığa bağlıdırlar, aynı çelişkide yaşarlar. Ne ki, bunlar kendi eylemlerinde bile, savlarını inkâr ettikleri gibi, yıldırma yöntemiyle olanaksız bir çözüm bulmaya çalışırlar. Çağdaş devrim yeni bir dünya kurduğuna inanmaktadır; oysa eski dünyanın çelişkili sonuçlarından başka bir şey değildir. Sonuç olarak, kapitalist toplum da devrimci toplum da kendileri aynı araçlara (endüstriyel üretim araçlarına ve aynı söyleme) bağlı kaldıkları ölçüde birdir ve aynı şeydir. Ancak birisi, yaşama geçirmekte pek de yeterli olamayacağı ve kullandığı yöntemlerce reddedilen biçimsel ilkeler adına söz verir. Diğeri ise öngörüsünü yalnızca tanıdığı gerçeklik adına haklı çıkarır ve onu gerçekliği örseleme pahasına sonuçlandırır. Üretime dayalı bir toplum yalnızca üreticidir, yaratıcı değil. Hiçleyici oluşundan ötürü, çağdaş sanat, aynı zamanda biçimcilik ve gerçekçilik arasında da bocalamaktadır. Üstelik, gerçekçilik iyi bir örnek olduğunda ne denli toplumcu ise, ’katı’ olduğunda o denli burjuvadır. Biçimcilik asılsız soyutlama biçimine büründüğünde geçmişin toplumuna ne denli bağlı ise, propagandaya dönüştüğünde, geleceğin toplumu olmaya soyunan topluma da o denli bağlıdır. Usdışı olumsuzlama ile yıkılan dil, sözel sanrılama içinde yitip gider; gerekirci düşünce dizgesine bağlı olduğundan, buyruk sözcüğü ile özedenir. İkisi arasındaysa sanat yer alır. Eğer başkaldıran, yok etme çığlığım ve totaliter zihniyeti eşzamanlı biçimde reddetmek zorundaysa, sanatçı da biçimcilik tutkusundan ve gerçekçiliğin totaliter estetiğinden eşzamanlı olarak kurtulmak durumundadır. Günümüzde dünya birdir gerçekte, fakat bu birlik hiçliğin birliğidir. Eğer dünya, biçimsel ilkelerin hiçliğini ve ilkesiz hiçliği dışlayarak, yaratıcı bireşime giden yolu yeniden keşfederse, uygarlık ancak o zaman olanaklıdır. Aynı şekilde, sanatta sürekli yorum ve röportaj dönemi ölümün eşiğinde olup, yaratıcı sanatçıların gelişini haber vermektedir.
Fakat sanatla toplum, yaratmayla devrim, bu olaya hazırlıklı olmak için, reddetme ve benimsemenin; özgün ve evrensel, bireysel ve tarih içindeki en aşırı gerilim ortamında birbirini dengelediği yerdeki isyanın kaynağım yeniden keşfetmek zorundadır. Başkaldırının kendisi bir uygarlık unsuru değilse de tüm uygarlıkların başlangıcıdır. Yalnız başına isyan, yaşadığımız çıkmaz sokakta Nietzsche’nin düşlediği gelecek için umutlu olmamıza izin verir: ’Yargıcın ve diktatörün yerine, yaratıcı’. Bu formül elbet, sanatçılarca denedenen gülünç bir uygarlık yanılsamasına izin vermez. O, yalnızca tümüyle üretimin gölgesinde
kalan işin artık yaratıcı olamadığı, günümüzün çarpıcı olaylarını aydınlatır. Endüstriyel toplum, ancak, işçiye yaratıcılık onurunu yeniden kazandırarak, başka bir deyişle ona, ilgisini de bilgisini de ürettiklerine olduğu kadar işine de verdirerek açabilir yeni bir uygarlığın yolunu. Kaçınılmaz olan uygarlık türü, bireyde olduğu kadar sınıflar arasında da, işçiyi yaratıcıdan; sanatsal yaratma olayının biçim ve temel, tarih ve akıl üstüne düşlediği ayrımından daha fazla ayıramayacaktır. Böylece herkese, başvurunun savunduğu ağırbaşlılığı kazandıracaktır. Shakespear’in kunduracılar birliğini yönetmesi haksızlık, dahası Ütopik olurdu. Öte yandan kunduracılar birliğinin Shakespear’i göz ardı etmesi de aynı ölçüde tuhaf olurdu. Kunduracılar olmaksızın Shakespeare, dikta için bir özür bahanesi olurdu. Shakespeare olmaksızın kunduracı, oluşumuna katkıda bulunmadığı zaman dikta tarafından emilip sindirilir. Her yaratma eylemi, salt var oluşuyla, efendi-köle dünyasını reddeder, içinde yaşadığımız şaşırtıcı efendi-köle toplumu ölümünü de başkalaşımım da yalnızca yaratma düzeyinde anlar.
Ancak yaratmanın gerekli olması, onun kesinkes mümkün olduğu anlamına gelmez. Sanatta yaratıcı bir dönem, belirli bir zamanın bozukluğuna uygulanan özel bir biçemin düzenince belirlenir. Çağdaş tutkuları biçimlendirir ve formülleştirir o. (...) Günümüzde toplumsal tutkular bireysel tutkuları sinsice bastırdığında, sevginin coşkusu sanatça her zaman denedenebi-lir. Fakat kaçınılmaz sorun toplumsal tutkuyu ve tarihsel çabayı. da denedeyecektir. Sanatın kapsamı, başkalarının yapıdarından çalıntıcıların pişmanlıklarına karşın, psikolojiden insanın durumuna dek genişletilmiştir. Dönemlerin tutkuları tüm dünyanın kaderiyle oynadığı zaman; yaratma, yazgının tümüne egemen olmak ister. Fakat aynı zamanda, bütüncüllüğün (totalitenin) karşısında, birliğin sağlamlaştırılmasını sürdürür. Yalın anlatımla, yaratma ilkin kendisince, daha sonra da bütüncüllük dürtüsüyle tehlikeye atılır. Günümüzde yaratmak, tehlikeli bir biçimde yaratmaktır.
Gerçekte, toplumsal tutkuların en azından göreceli olarak yaşanması gerekir. Sanatçı, onları yaşadığı aynı zaman içinde, onlar tarafından yenir, yutulur. Sonuç olarak, bizim dönemimiz sanatsal yapıt dönemi olmaktan çok, röportaj dönemidir. Bu tutkuların yaşanması, sonuçta, sevgi ve tutku dönemindekine göre, daha çok ölüm olasılığı içerir; çünkü toplumsal tutkuları yaşamanın tek yolu, onlar uğruna ya da onların eliyle ölmeye hazır olmaktan geçer. Bugün sahicilik adına en büyük fırsat sanatın en büyük yenilgisi demektir. Savaşlar ve devrimler sırasında yaratma olanaksızsa, o zaman yaratıcı sanatçılarımız olmayacak demektir; çünkü savaş ve devrim yazgımızdır. Sınırsız üretim mucizesi tıpkı bulutların bir fırtınayı bildirmesi gibi kaçınılmaz olarak savaş getirir. Savaşlar Batı’y1 yerle bir eder ve birkaç dahiyi canından eder. Burjuva düzeni, devrimci düzenin ayak seslerinin yaklaşmakta olduğunu duyduğunda, yıkıntılar içinden neredeyse hiç çıkamamıştır. Dahi yeniden doğmaya bile zaman bulamamıştır; bizleri tehdit eden savaş, belki de dahi olmuş olabileceklerin hepsini öldürecektir. Yine de, yaratıcı klasisizmin olasılığı kanıtlanırsa, bilmeliyiz ki, yalnızca bir isim altında sunulsa da, tüm bir kuşağa ait bir yapıt olacaktır o. Yıkım yüzyılında yenilgi olasılığı (riski) sayı zararıyla giderilebilir ancak; bir başka deyişle, otantik sanatçılardan, hiç değilse, onda birinin yaşayabilme şansı kardeş sanatçıların ilk sözlerine uyacak ve kendi yaşamında, hem tutku için hem de yaratma için zaman bulacaktır. Sevsin sevmesin, sanatçı, diğer sanatçı arkadaşlarına borçlu olduğu melankolinin tutsağı olduğu zamanlar dışında, artık yalnız başına olamaz. Başkaldırmış sanat, aynı zamanda ’Varız’ı ve onunla birlikte yaman bir alçakgönüllülüğün yolunu gösterir.
Bu sırada muzaffer devrim, hiçliğinin sapmalarında, ona kafa tutarak, bütüncüllük bağlamındaki birliğin var oluşunu sürdürme savında olanlara gözdağı vermektedir. Bugünün tarihinin, bunun da ötesinde yarının tarihinin anlatmak istediklerinden biri, sanatçılarla yeni fatihler arasında yaratıcı devrimin tanıklarıyla hiçlikçi devrimin kurucuları arasındaki savaşımdır. Bu savaşımın sonuçlarına gelince, ancak esinsel tahminler yapılabilir. En azından biliyoruz ki, bundan böyle o, acı sona taşınmalıdır. Modern fatihler öldürebilirler; ama öyle görünüyor ki yaratamazlar. Sanatçılar nasıl yaratacaklarım bilirler de gerçek anlamda öldüremezler. Sanatçılar arasında katillere ancak ayrıksı olarak rasdanabilir. Bu nedenle, eninde sonunda devrimci toplumlarımızın sanatı ölmek durumundadır. Ancak o zaman devrim kendi ömrünü tamamlamış olacaktır. Devrim, bir adamın kişiliğinde boy atabilmiş bir sanatçıyı her öldürüşünde, kendini biraz daha belli eder. Eğer sonuçta fatihler dünyayı kendi kurallarına göre biçimlendirmeyi başarırlarsa, bu kalitenin kral olduğu; bu dünyanınsa cehennem olduğu anlamına gelmez. Bu cehennemde, sanatın yeri alaşağı edilmiş başkaldırıyla rastlaşa-caktır; umarsızlığın kör kuyusunda boş bir umut kırıntısı.
Ernst Dwinger, Sibirya Günlüğümde -soğuk ve açlığın neredeyse dayanılmaz boyudarda olduğu bir kamptaki yıllarca tutsaklığı sırasında- kendisine tuşları ağaçtan bir piyano yapan bir Alman teğmeninin öyküsünü anlatır. Bayağı, onur kırıcı bir mutsuzluk içinde, pejmürde kaba-saba bir kabalığın içinde, yalnızca kendisinin duyabileceği garip bir müzik parçası bestelemişti bu teğmen. Cehenneme atılmış bizler için, gizemli melodilerle bozulmuş güzelliğin azap verici imgeleri, bize, suç ve düşüklüğün kol gezdiği ortamda, yüzyıllar boyunca insanlığın yüceliğine tanıklık eden uyumlu isyanın yankısını getirir her zaman.
Ne var ki cehennem, sadece sınırlı bir dönem için ayakta kalabilir; yaşam bir gün yeniden başlar. Tarih belki bir gün sona ere-bilir; fakat bizlere düşen onu sona erdirmek değil, bundan böyle doğru bildiğimiz şeyin imgesi içinde, yaratmaktır. Sanat, en azından, bize insanın salt tarih bağlamında anlatılamayacağını ve onun, aynı zamanda doğanın düzeni içinde kendi varlığı (yaşamı) için de bir neden bulabildiğini öğretir. Onun için, büyük tanrı Pan ölmemiştir. Onun en seçkin başkaldırı eylemi, tüm insanlar için ortak olan değeri ve onuru güçlendirirken birliğe olan açlığını gidermek için, adı güzellik olan gerçekliğin ayrılmaz bir parçası üzerinde inatla hak iddia eder. Bir kimse tarihi tümüyle redde-debilirse de deniz ve yıldızlar dünyasını kabul eder. Doğayı, güzelliği göz ardı etmek isteyen asiler, yaşamın ve emeğin yüceliğini kurmak isterken yararlandıkları her şeyi tarihten çıkarıp atmaya yazgılıdırlar.
Her büyük yenilikçi, Shakespeare’in, Cervantes’in, Tolstoy’un ve de herkesin gönlünde taşıdığı özgürlük ve onura olan açlığı gidermeye her zaman hazır olan bir dünyanın nasıl yaratılacağım bildiği şeyi tarihte yaratmaya çalışır. Güzellik devrim yapamaz elbet; fakat bir gün gelir devrimler güzelliğe gereksinim duyar. Güzelliğin yöntemi; ki bu, gerçekliğe direnirken ona birlik vermektir, isyanın da yöntemidir. İnsanın doğasına ve dünyanın güzelliğine alkış tutmayı bırakmaksızın, haksızlığı sürekli biçimde reddetmek mümkün müdür? Buna yanıtımız evettir. Boyun eğ-mezlikle bağımlılığı bir arada barındıran bu etik anlayışı, her durumda, tam anlamıyla gerçekçi devrime giden yolu aydınlatan tek anlayıştır. Güzelliği elimizde tutarak, tarihin biçimsel ve aşağılık ilkelerinin ötesinde, bir yandan, dünyanın ve insanın ortak onurunu kuracak bir erdeme yer vereceği, uygarlığın yeniden doğuş gününe giden yolu döşüyoruz; diğer yandan da kendini alçaltan bu dünyada bu erdemi tanımaya çalışıyoruz.
Albert Camus
Sanatın Felsefesi Felsefenin Sanatı
Ütopya Yayınları
221-227
Jean Paul Sartre: Albert Camus'nun Ölümü Üzerine
Altı ay önce, dün bile, "Ne yapacak?" diye soruluyordu. Saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi.
Bir gün konuşacaktı. Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu.
Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime "Ne diyor? Şu anda ne diyor?" dememe engel değildi.
Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az anlaşılanı olan Düşüş'ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı.
Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız Edebiyatı'nda belki en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil ediyordu. İnatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu.
Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için
kaçınılmazdı.
Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı; uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Farkediyorduk bunu; sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu.
Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri olmakta, çağın ve Fransa'nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı -bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de söylüyordu: "Eserimi bundan sonra yapacağım". Bitti artık. Bu ölümün, kendine özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan kaldırması bu.
İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus'nun yaşaması gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve
reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı değişmeden ölebilecekler vardır.
Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir.
Camus'yu öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus, yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu.
Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir sessizliktir.
Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır.
Gene de bu parçalanmış yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus'nun insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız.
• Her şeye katlanabilirim, yeter ki içimde o yoğun ve coşkun yalımı duyayım…
• İnsan söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle insanlaşır…
• Hayatta ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiç bir zaman beklediğim köşeden gelmedi…
• Hayat aslında anlamsız bir bulanıklıktır ama ona anlam katabilmek gerekir. Mutlaka bir tercihiniz olmalı ona dayanmalı onun için mücadele etmelisiniz. Tercihliksiz de bir tercih....
• "Önümden gitme
Seni takip edemeyebilirim
Arkamdan gelme
Sana yol gösteremeyebilirim
Yanımda yürü
Ve yalnızca
dostum kal…"
• Ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlük, hiç de acelesi olmayan bir lükstür…
• Üstünde durduğumuz sıkıntı bütün bir çağın sıkıntısıdır. Biz, kendi tarihimiz içinde düşünmek ve yaşamak istiyoruz.biz inanıyoruz ki,bu hayatın gerçeğine ancak herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasıyla erişilebilir…
• Para mutluluğu satın alır. Eğer paran varsa çalışmak zorunda kalmazsın, zamanı satın alırsın ve bu zamanı kendini mutlu edecek şeyler yaparak değerlendirirsin…
• Hayatımın kusurlu yanlarını saklamak zorunda oluşum bana soğuk bir hava veriyordu, bu soğukluğu da erdemle karıştırıyorlardı…
• İnsan ne ise, o olmayı reddeden tek yaratıktır…
• Savaş, çoğunluk için; bu sıkıntı, bir şey yapmak için yeterli cesarete sahip olmamanın verdiği vicdan azabından oluşan bu saçma zorunluluğu ya da başkalarının ölümünü paylaşmamaktan duyulan pişmanlıkla bir şey yapmamaktır…
• Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir…
• Önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak, felsefenin temel sorununa bir yanıt vermektir…
• Şimdi insanlığın önündeki dehşet verici olasılıklar karşısında, uğrunda mücadele etmeye değecek tek şeyin barış olduğunu daha da açık bir şekilde görüyoruz. Bu artık bir dua değil, tüm halkların kendi hükümetlerine yöneltecekleri bir taleptir -nihaî olarak cehennemle akıl arasında bir seçim talebi…
• Hayat bir şey değildir, itinayla yaşayınız…
• İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez…
• Bütün ahlaklar bir eylemin kendini haklı ya da geçersiz kılan sonuçları bulunduğu görüşü üzerine kurulmuştur. Uyumsuza varmış bir insan bu sonuçların esenlikle ele alınması gerektiğini düşünür yalnız. Ödemeye hazırdır. Başka bir deyişle, onun için sorumlular varsa bile -suçlu- yoktur…
• Gecenin kokuları, toprak ve tuz kokuları şakaklarımı serinletiyordu. İşaretler ve yıldızlarla yüklü olan bu gecede kendimi ilk kez olarak, dünyanın kayıtsızlığına açıyordum. Dünyayı kendime bu kadar eş, böylesine kardeş bulunca, anladım ki, eskiden mutluluğa ermişim, hatta hala da mutluyum…
• Büyük tarihsel bunalımların ertesinde, insan kendini ipin ucunu kaçırdığı bir gecenin sabahında olduğu gibi hoşnutsuz ve hasta hissediyor. Ama tarihsel akşamdan kalmalar için aspirin yok…